Editor's Picks Ön sayfa haberleri Ses kaşifi

Sena Şener

 

 

 

 

18 yaşında bir kızın çıkıp etkileyici sesiyle kendi yazdığı şarkılarını söylemesi, bir de üstüne müzik otoritelerince başarılı bulunması insana umut veriyor. Böyle bir etki yarattığınızın farkında mısınız?

– Açıkçası melankolik şarkılar yazıyor olsam da umutlu biriyim. Eğer insanlar bu yanımın, bir şeyler başarmaya çalıştığımın farkındaysa, yani ‘hissettirebiliyorsam’, -ne mutlu bana- yaptığımın bir anlamı var demektir.

Evde kaydettiğiniz şarkılar kısa sürede milyonlara ulaştı. Müziğin önde gelen isimleri -ki aralarında James Blake de var- hakkınızda çok güzel şeyler söylüyor. Büyük bir müzik şirketinden (Pasaj Müzik) single’ınız çıktı. Bütün hayalleriniz daha 18 yaşındayken gerçek mi oldu?

– Aslında her şeyin başındayım… Hayallerime doğru sadece bir adım attığımı düşünüyorum.

Başka neler var gerçekleştirmek istediğiniz?

– Yazdığım bütün şarkıları yayımlamak istiyorum. Türkçe albümün ardından yurt dışı projelerime odaklanacağım. İngilizce şarkılarımla da insanlara ulaşabilirsem büyük bir hayalim gerçekleşmiş olur. Kanada’dan ve Kuzey Amerika’dan aldığım teklifler var. Türkçe albümü tamamladıktan sonra onları da değerlendirmeyi düşünüyorum.

 

ÇOCUKLUĞUM DA MÜZİĞİM GİBİ FARKLI ŞEYLERİN HARMANI

ikâyeniz nerede başlıyor? Nasıl bir ortamda büyüdünüz?

– Ben Gaziantep’te bir çekirdek aileye doğdum ama anne ve baba tarafım kalabalık. Dayılarım ve teyzelerimle kardeş gibiyiz. Kalabalık aile ruhuyla büyümek birçok farklı insanı gözlemlememi sağladı. Birçok defa taşındık, bu yüzden çocukluğum da müziğim gibi farklı şeylerin harmanı…

Yolunuz Gaziantep, Kahramanmaraş, İzmir ve İstanbul’dan geçmiş… Neler kattı size bu şehirler?

– Aslen Kahramanmaraşlıyım. Oradan tarhanayı -ama cips gibi olanı- öğrendim. Çocukluğumdan beri temel besin kaynağım odur. Gaziantep’te doğdum ve sekiz yaşıma kadar orada yaşadım, damak tadımı büyük ölçüde Antep’ten aldım. İzmir’de büyüdüm, özgürlüğü ve kendim olmayı orada öğrendim. Şimdi İstanbul’da yaşıyorum. Güçlü kalmayı da bu şehirde öğreniyorum.

Müzikle ilgilenmeye ne zaman nasıl, karar vermiştiniz?

– Dokuz yaşındaydım, evde duran gitarı aldım ve babama götürüp bana çalmayı öğretmesini istedim. Birkaç gün içinde basit akorlarla şarkılar çalıp söyleyebiliyor duruma geldim.

– Babam Yunan müziği yapıyor, buzuki çalıp şarkı söylüyor ama asıl enstrümanı ud. Dedem eski bir caz sanatçısı, Nat King Cole’ü en güzel o söylermiş. Teyzem çok beğendiğim bir caz ve pop vokalidir. Amcam da gitar çalıp şarkı söyler. Ben küçükken evin her odasında farklı türde şarkılar çalınırdı, hepsinden biraz dinlerdim.

Hayaliniz neydi o yıllarda? Yakınlarınız bu hayalinizi bilirler miydi yoksa şimdi bu röportajdan mı öğrenecekler ilk kez?

– Hayallerim dokuz yaşımdan beri müzikle ilgili. Hep onları gerçekleştirmeye dayalı bir hayat yaşadım. Bu yüzden herkes bilir, eminim komşular bile tahmin etmişlerdir çünkü karşılaştığımızda “Hep seni dinliyoruz” diye gönderme yaparlardı (gülüyor).

Müzik eğitimi almayı düşünmediniz mi?

– Açıkçası müzik eğitimi almış olan aile üyelerim istemedi. Kendileri de bana bir şey öğretmedi. Özgünlüğü bozmaktan, beni bir kalıba sokmaktan çekiniyorlardı. Bana soracak olursanız ben bir müzisyen değilim zaten, sadece müzikle duygu aktarıyorum.

 

 

 

ŞARKILARIM BENİM AĞLAMA ŞEKLİM, BU YÜZDEN ‘AĞLAMAKLI’ BİR SESİM OLDUĞUNU DÜŞÜNMELERİ BENCE GÜZEL BİR ŞEY…

Dijital dünyanın yeni yıldızı Sena Şener

 

Müzisyenler eskiden Unkapanı’nda keşfedilirlerdi. Sonra internetten keşfedilme dönemi başladı. Siz de dijital ortamda tanındınız ilk kez…

– Aslında ben hep yaptığım müziği paylaşıyordum ve takipçilerim yavaş yavaş artıyordu. Keşfedilmek nedir onu da tam olarak bilmiyorum çünkü kimse gelip bana yardım etmedi, tek yardımcım dinleyiciler oldu. Zaten katıldığım platformlarda da kendi girişimlerimle yer aldım. Sofar İstanbul’da (bir ev konserleri organizasyonu) ‘Çirkin Dünya’yı söyledikten sonra bir ilerleyiş oldu. Tabii burada internetin gücü sağladı her şeyi. Artık müzik yapan insanlar, internet sayesinde, bir şirketle anlaşmaya yapmaya elleri boş gitmiyor.

Pop’un patladığı yıllarda yeni çıkan müzisyenleri takip etmek imkansızdı. Şimdi de benzer bir durum var; her gün biri ünlü oluyor internet sayesinde. Siz bu ortamda nasıl sıyrıldınız?

– Bu kesinlikle sunduğunuz müziğe insanların verdiği tepkiyle alakalı. Şarkılarımı tüm kalbimle yazıp söylüyorum. Kendimi olduğum gibi ortaya koyuyorum. Sanırım insanlar bunu fark etti ve onlar da bu rahatlıkla, beni ‘oldukları gibi’ dinledi.

İngilizce şarkılar söylemeye ve yazmaya çok küçük yaşta başlamışsınız. O dönemler kimleri dinler, kimlere ‘özenirdiniz’?

– Evet, 11 yaşımdan beri İngilizce şarkılar yazıp söylüyorum. Bu serüvene Tracy Chapman’la başladım. Ergenliğe girdiğim dönemde Avril Lavigne hayranıydım ve aslında şarkı yazmayı yapısal olarak onun şarkılarından öğrendim. Sonra Matt Corby’yi keşfedip -büyük hayranıyımdır- indie-folk müzik dinlemeye başladım. İngilizce müzikte Benjamin Clementine, Scott Matthews, Alex Vargas, Patrick Watson, Laura Marling; Türkçe’de Fikret Kızılok ve Bülent Ortaçgil etkilendiğim isimlerdir.

 

KASITLI BİR AKSAN YAPMIYORUM

 

 

Şarkılarınızı dinleyenler aksanınız olduğunu düşünüyor. Yurtdışıyla bir bağlantınız ya da ailede yabancı biri mi var?

– Ailemde şimdilik İngilizce bilen tek kişi benim ve yurt dışıyla da bir bağlantım yok. Kasıtlı bir aksan yapmıyorum açıkçası. Söylediklerimin anlaşılması için rahatsız etmeyecek derecede açık söylemeye çalışıyorum.

Sesinizi çok beğenenler olduğu gibi şarkı söyleme tarzınızı ‘ağlamaklı’ bulanlar da var. Onlara ne yanıt verirsiniz?

– Şimdi benim şarkılarım mutsuz… Cover yaptığım zaman sözleri mutsuz olan hareketli şarkıları biraz daha mutsuzlaştırıp söylüyorum. Günlük hayatımda enerjik biri olmama rağmen müzik benim mutsuzluklarımı biriktirdiğim katmanım. ‘Çirkin Dünya’yı ve ‘Bak Bana’yı nasıl mutlu söyleyebilirim? Şarkılarım benim ağlama şeklim, bu yüzden ‘ağlamaklı’ bir sesim olduğunu düşünmeleri bence güzel bir şey.

Takipçilerinizle aranız nasıl? İmza isteyen bir hayranınıza “Neden imzalı fotoğraf alasınız ki? Bir etkinliğe gelirsiniz, çay içeriz” demişsiniz. Eskiden star’lar hayranlarıyla daha mesafeli bir ilişki kurarlardı. Siz yeni nesil müzisyenler bunu kırıyorsunuz galiba…

– Konser bittikten sonra en çok hoşlandığım şey insanlarla iletişim kurmak, fikirlerini duymak… Çünkü sosyal medyada herkesle tek tek iletişim kuramıyorum. Belki bir daha karşılaşmayacağım birçok insanla fotoğrafım olması beni duygulandırıyor. Hem kimi kandırabilirim ki aksi şekilde davranarak? Elbette dinleyici bizi sahnedeyken dinleyecek, sonra gelecek, birlikte çay içeceğiz. Olayın güzelliği ve gerçekliği burada…

Ceylan Ertem, ‘minik bülbül’ demiş sizin için. Tuna Kiremitçi ‘yetenek çiçeği’… Sezen Aksu’ya ‘minik serçe’ denmesi gibi sizi de bir lakapla mı anacağız bundan sonra?

– İkisi de gerçekten çok sevdiğim insanlar. O yüzden onlardan duyunca hoşuma gidiyor ama herhalde ben Sena olarak kalırım. Hem kolay bir ismim var hem de böyle olmasını daha çok isterim.

 

 

Dünyadan korkmuyor değilim ama…

 

 

Son günlerde haberleri takip ederken aklıma şarkınız ‘Çirkin Dünya’ geliyor. Çok küçük yaşta yazmışsınız o şarkıyı. Nedir hikâyesi?

– Evet, 15 yaşımda yazmıştım. Küçüklüğümden beri birçok mutsuzluğu gözlemliyordum. Hem dünyada hem de kişisel çevremde… Ve içimde bir ‘insanlardan dertli insan’ vardı. Asıl yapılması gereken güzellikleri belirginleştirmek belki ama sanırım ben ‘Çirkin Dünya’da da biraz “Farkındayım” diyorum.

Türkiye’de doğup büyümüş, bugünlerde hayallerini gerçekleştirmekle meşgul bir genç kadın olarak dünyayı nasıl görüyorsunuz? Savaşlar, terör, ırkçılığın, ayrımcılığın, popülizmin yükselmesi, kadınlara, LGBTİ bireylere, siyahilere uygulanan şiddet… Bütün bunlara bakınca neler geçiyor içinizden?

– Dünyadan korkmuyor değilim ama hayatta kalmanın ve sevgiyi hayatta tutmanın değerli olduğunu düşünüyorum. Çocukluğumdan beri rekabet ve kargaşadan hep çekindim ama bunların hüküm sürdüğü gezegene düşmüş bir canlıyım. Bir çocuğa “Bütün bu düşmanlıkların merkezinde ne var” diye sorsanız mutsuzluk ve sevgisizliğe benzer şeyler söyleyecektir. Belki de bu saflıkla, karmaşık düşünmeden, isim vermeden, sevmek gerekiyordur. Sonuçta, güzellikler yaymak isteyen bizler de varız ve her şey bitmiş değil.

 

SANAT İNSANIN EN KÖTÜ ANINDA DA BAŞINI YASLADIĞI OMUZDUR

 

 

 

Şarkılarımı tüm kalbimle yazıp söylüyorum. Kendimi olduğum gibi ortaya koyuyorum. Sanırım insanlar bunu fark etti ve onlar da bu rahatlıkla, beni ‘oldukları gibi’ dinledi.

 

Atatürk Havalimanı’na terör saldırısı yapıldığı anda oradaymışsınız. Neler yaşadınız?

– Evet, Lübnan’a bir konser vermeye gidecektim. Yolculuğum o gün olmamasına rağmen dış hatlarda yapmamız gereken bir işlem vardı. Annem ve babamla birlikteydim. Tam ilk patlamanın olduğu yere doğru ilerlerken silah sesleri duyduk. Yere yatmamız söylendi. İki bombayı duyduk, üçüncü de olduğumuz yerde patlayacakken kurtulduk. Daha sonra başımızın çaresine bakmamız söylendiği için el ele tutuşup bomba olmadığını düşündüğümüz bir yere doğru koştuk. Savaş alanı gibiydi. Bunu yaşadıktan sonra zihnen sağlıklı kalmak çok zor. Biz kurtulduk ama eve gelip de ölü ve yaralı sayısını görünce kurtulduğumuza sevinemedik bile…

Terör nedeniyle konserlerin ertelenmesi, single çıkardığınız dönemin kimsenin sanatla ilgilenmeye mecalinin olmadığı günlere denk gelmesi… Bir müzisyen olarak nasıl etkiliyor ülkede olan bitenler?

– Bu koşullar ‘Eğer paylaşamayacaksak neden üretiyoruz’ sorgulamasına yol açıyor. Ama ne olursa olsun, sanat insanın en kötü anında başını yasladığı omuzdur. Müzik, tiyatro devam etmeli, insanlar gelip bizlerle ağlamalı, yas tutmalı… Ki çoğu zaman konserlerimizde yapıyoruz bunu zaten.

‘Waiting on the Shore’ isimli şarkınızın klibinde LGBTİ bireylerin yanında duran bir tavrınız var. Ayrımcılığa maruz kalanların yanında olmak önemli midir sizin için?

– Kimseye zarar vermeyeni, kendi kendine var olanı yok etmeye kimsenin hakkı yoktur. Sevgi ve insan kalıplara sokulamaz çünkü ikisi de tamamen keşfedilememiş iki kavram. Viyana’da çekilen klipte eşcinsel bir çift dans ediyor. Aslında klip benden habersiz çekildi, Julius (Abel) sürece daha çok dahildi ama ben de sonucu çok beğendim.

 

 

Kalben, güzel müzik yapıyor

 

 

Yılın albümü Kalben’den: ‘Mutlu olmaya kararlıyım’

 

İnternette tanınıp ana akıma dahil olan müzisyenlerin başında Kalben geliyor. Takip ediyor musunuz onu? Müziği, müzik yolculuğu, bir anda her yerde -dizilerde, reklamlarda- onun şarkılarının çalıyor olmasıyla ilgili görüşleriniz neler?

– Kalben’i şahsen tanımıyorum fakat özgür ve özgün bir sanatçı olduğunu düşünüyorum. İşte bu soru güzel geldi, söyleyecek lafım vardı: Kalben güzel müzik yapıyor ve onu dinleyen bir kitle var, neden müziği dizilerde ve tarzını bozmayacak reklamlarda kullanılmasın ki? Neden güzel müziği ‘alternatif’ bırakıp insanlardan saklayalım? Daha çok kişi bilsin… Onun dışında bu ‘bize kalsın’ yaklaşımında olan insanlar şunun farkında değiller; müzik birçok insan için aynı zamanda bir meslek. Bir şirket çalışanına gidip “Umarım hep aynı konumda kalır, hiç yükselmezsin” demek ne kadar saçmaysa, bu da öyle. Müziği esirgemeyelim, paylaşalım…

Siz sıcak bakıyor musunuz şarkılarınızı dizilere, reklamlara vermeye?

– Müziğim ‘uygun olduğu’ her yerde bulunsun.

Başka müzisyenlere de şarkı verecek misiniz? Ya da başka müzisyenlerin şarkılarını da seslendirecek misiniz?

– Kendi şarkılarımı yazma yetimi kaybetmediğim sürece -umarım bu asla olmaz- başkalarının şarkılarını cover algısı dışında söylemem açıkçası. Ama kendi tarzımda olmayan şarkılar da yazıyorum, onları başka müzisyenlere verebilirim tabii.

 

0 Paylaşımlar

Related posts

Aslı Maj – Gitme Kalbimden

guncelmuzik

Sevil Özen ” O güzel “

guncelmuzik

Emrah Karaduman Ft. Derya Uluğ ‘Sürgün Aşkımız’

guncelmuzik

Leave a Comment